OKSİMORON



Mimarlık, tasarımın teknolojiyle birleştiği bir düğüm noktası. İkisi birbirinden ayrı kavramlar gibi görünse de aslında ne kadar alakadar olduklarını anlatıyor başlı başına.

Bir meslek değil sadece, bir yaşam tarzı mimarlık. Klişe gibi gelse de insan öyle fark ediyor ki değişen, gelişen bakış açısını. Daha farklı incelemeye, daha fazla sorgulamaya eğilimli oluyor. Bakmaya değil görmeye başlıyor.


Eleştiriye açılıyor mesela, ön yargıları kırılıyor. Hatta “ben yapamam” tabusunu yıktırıyor insana. Kendi sınırlarını zorlamayı öğretiyor.

Buna çevrenizdekiler de şahit oluyor.


Teslim zamanlarınızda yaşadığınız süreç insanlara o kadar ütopik geliyor ki! Yok be abartma muhabbetleri dönmeden edilmiyor:) “İç mi dış mı?” sorusuna bolca maruz kalıyorsunuz. “Siz de iyisiniz ya, iki çizim yapıp bir sürü para alıyorsunuz, ne rahat bölüm be” gibi tepkilerle karşılaşıyorsunuz. İçinizden çok şey söylemek geçiyor ama gülüp geçiyorsunuz.

Bunu da mimarlık hatta jüri öğretiyor.


Yaptığınız sunumlarla kendinizi ifade etme şeklinizi geliştiriyorsunuz, ikna kabiliyetiniz artıyor.

Mimarlık önünüze sınırsız pencereler açıyor ama birinden bakarak tüm manzarayı göremiyorsunuz.

Farklı açılardan görebilmeyi öğreniyorsunuz.

Bu da insanlarla etkileşiminizi ve bilgi aktarımınızı güçlendiriyor haliyle.


O kadar zorlanarak yaptığınız projelerin, bölümden bıktım diyerek ağladığınız gecelerin, sabahlayıp bitiremediğiniz maketlerin üzüntüsü teslim ettiğinizde yerini öyle bir zafere bırakıyor ki.. O “başardım” hissini hiç bir şeye değişemiyorsunuz. Ürettiğiniz bir şeylerin olması ekstra mutluluk veriyor insana.

Sonrasında diyebileceğiniz tek şey “zor ama keyifli bölüm” oluyor.


İçinde barındırdığı bu zıtlık, mimarlık deyince aklıma "oksimoron" kelimesini getiriyor.

103 görüntüleme

9820

50.300

11.452

592

Toplam Ziyaret